Şu An ForumumuzdaŞu An Forumumuzda

    Şu an 14 kullanıcı online. 0 Üye ve 14 Misafir Bulunmaktadır.

    NÜbÜvvet ve vİlAyet



    Bu sohbeti sesli dinlemek için indirebilirsiniz:


    ALLAH DOSTU
    Münir DERMAN (ks)
    DEMİŞDİ Kİ…

    SOHBET MD-02

    NÜBÜVVET ve VİLÂYET


    Bu gelişimde Ankara’da kendi varlıklarını lâikiyle bilmemişler gördüm.
    Suâl soruyor da.
    Belki anlayamayacaksınız bazı yerlerini çünkü onun suâline...
    İrşad makamına daha ayak basmamış, kendilerine meşâyih süsü vererek etrafına mürid toplamış, irşâd davasında bulunurlar.
    Müridleri vardır.
    Bir diğerine: “Sultanım! veya Efendi Hazretleri!” hitâbıyla kendilerini dünya halkına Velî tanıtırlar.
    “Biz Mârifet Ehliyiz!” derler…

    Evliyâ sözlerini, tasavvufî cümleleri satan tellallara rastladık.
    Sin, Lâm yazın. Tın yazın. Elif yazın. Nun yazın!
    Bunu okuyun.
    “Sultan” değil mi?
    Bu Sîn in mukabili Yâ Sîn dir.
    Yâ Sîn dir.
    Ondan sonra Lâm geliyor. Elif Lâm.
    Tı, Tâ-Hâ ve Ta, Mim, Sin..
    Aynı zamanda Nun, Nur Sûresi anlaşıldı mı?
    Onlar Sultanın mânâsını verirler.
    Arapça da Sultan Kur’ân dilinde Burhan demektir.
    Delil mânâsı demektir.
    Bir diğerine: “Sultanım! veya Efendi Hazretleri!” hitâbıyla kendilerini dünya halkına Velî tanıtırlar.
    “Biz Mârifet Ehliyiz!” derler.
    Evliyâ sözlerini - Tasavvufî Cümleleri satan tellallara rastladık. Mârifet ilimdir.
    Bu ilimle Rabb’ıyla arasındaki perdeyi kaldırmaya yarar.
    Mârifet sahibi her şeyin sıfatını görür.
    Hakikatini göremez.
    Sıfatların tevhidi, mârifettir.
    Bu tevhidi bilmekle Velî olmuş olmazsın.
    Hakikati göremezsin.
    Eğer eşyanın zâhirini gören Velî olsaydı, hiç kimse azaba müstahak olmazdı.
    Mârifet sahibi bile hayır sahibi değildir…
    Herifi uçuyor görürsün ilâ nihaye...

    Hatta Yediler, Yediler başka, Kırklar, Üçyüz Vilâyet sahibi değildir.
    Vilâyet sahibi değildir.
    Bu mürşidler Vilâyet Makamına ayak basmış olsaydı irşâd davasında bulunmazlar ve kendilerini halk arasında aziz bilip ve HAKK katından uzak olmazlardı.
    Kendilerini Velî tanırlar bunlar.
    Rasûlullah, âhrete intikal eder etmez Nübüvvet Allah’ ın izniyle Vilâyete tebeddül olundu.
    Nübüvetün hükmü tamam oldu.
    Vilâyet Devri ortaya çıktı.
    Rasûlullah Efendimizin RUHÎ KUDRETİ evliyâda zâhir oldu.
    Evliyâ öyle kimselerdir ki bütün Âleme ve her şeye gizlidir.
    Her ilmi bilirler.
    Dünya halkı tasarrufun kimin elinde olduğunu bilmediğinden dolayı evliyâ, zamanında bilinmez.
    Zâhirî varlığı her ne kadar gizli değilse de hakikî SIRRı gizlidir.
    Bu gün Vilâyet Devri olduğu için Kudret Makamı evliyânındır. Evliyâya sürülen, Rasûlullah’ın nübüvetidir.
    Bugün bir bu Velî, bundan üç yüz sene evvel üç bin kilo yükü varsa bu gün otuz bin kilodur.
    Çünkü âhrete, kıyamete yakın Allah’ın sevmediği işler o kadar çok olacak ki Cenâb-ı Allah gazab vermesin diye, Rasûlullah’ın ruhanîyeti müteessir olmasın diye Velîler omuzlarının üzerine almışlardır.
    Eskiden bir Velîyi kızdırmak için on sene uğraşacaksak bu gün üç yüz sene beklememiz lâzım.
    Allah bu derece Es-Sabûr Esmasıyla tecellî ediyor.
    Kavm-ü Lût iki mahalle idi, l500 kişi idi.
    Nuh’un Kavmi 2000 kişi idi.
    Musa’nın 1200 kişi idi.
    Bir anda Cenâb-ı Allah onları hâk ile yeksan etti.
    Kavm-i Lût’un otuz sene de yaptığını bu gün yarım saatte yapıyor beşeriyet.
    Adamlar!...

    Çünkü Rahmetenlilâlemindir.
    Rahmet şu demektir.
    Şu elimize be her santimetrun murabba sahayı havanın bir kilo otuzüç gram te’sir eder.
    Bir puan tuttuğumuz zaman nasıl şişer.
    Havayı ref’ edin mizanda tutulur.
    Rahmette böyledir.
    Rasûlullah efendimizin Cesed-i Mübarekleri arzda iken RAHMETi hâlâ devam ediyor.
    Âhirete yakın kıyamete yakın hadis bu.
    En son Mekke’de kopacak kıyamet.
    Beş dakika sonra da Medine’de.
    Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, Azrâil Aleyhisselâm inecekler.
    Cesed-i Rasûlullah’ı aşağıya inip koparacaklar.
    O, onun şiddeti görmesin diye.
    Korkmasın diye.
    Onun için Rasûlullah müteessir olmasın diye yukarı böyledir.
    Dünya halkı da:
    (Bir Hanım sormakta
    “Efendim ama bu dünyadan hayatından başka, başka bir dünya daha olabilir mi? Başka bir Âlem daha olabilir mi?”

    Halkın arasında gizli yürüyenler vardır.
    HAKK’tan başka onları kimse bilmez.
    Bunlara eşyanın sıfatları da perde olmaz.
    Onlar gizli bir şey, onlara gizli bir şey yoktur.
    Dilerlerse bir anda şarktan garba varırlar.
    Bunlara EHLULLAH derler.
    “Benim ümmetimin âlimleri Ben-i İsrail peygamberleri gibidir.” Hadis-i Şerîf.
    Buradaki âlimlerden maksad Evliyâlardır.
    Nübüvvet Makamına bu dünyada Evliyâdan başkasının erişmesine imkan yoktur.
    Hatta Vilâyet ve Nübüvvetin ikisi de bir NURdur.
    O NURun, Velînin varlığından vücudundan doğup çıkınca buna VİLÂYET denir.
    Nebînin varlığından çıkarsa, buna da NÜBÜVVET denir.
    Bu NURun açıklanması Enbiyâya farzdır.
    Peygamberlere.
    Evliyâ’ya men’ edilmiştir.
    Çünkü Nübüvvetlik-Peygamberlik addia etmiş olur.
    Onun için yasaktır.
    Derhal kâfir olur.
    Her hâlin kendine has ÖZü ve SÖZü vardır.
    Konuşması belki birden bire anlaşılamaz.
    Fakat konuşmalarında bir HEYBET sezilir.
    Her Velînin kelâmı başkadır.
    Her biri kendi MAKAMına göre konuşur.
    İrşad ederler, ilme bürünmüştürler.
    Affederler.
    Halkın ayıbını örterler.
    Cefaya da bicamildirler.
    Aslında Allah’tan gelen fakat zâhirde kullardan görünen hallere razı olurlar.
    Bunlar aşikâr olsalardı.
    Halka da eziyet addetmiş olsalardı hakkında çekişmeye ve muharabeye girişmiş olurlardı.
    Onların bu gizlenmesi Hakk tarafından halka bir merhamettir.
    Halka belli olan bir Velî ancak zâhirdeki ilmiyle belli olur.
    Vilâyet Sırrını kimseye göstermezler.
    Her Velîyi gizleyen bir çok perdeler vardır.
    Perdeler çeşitlidir.
    Herkes Velîyi anlayamaz.
    Birçokları inanmaz, mu’teriz kalır.
    Bu da bir sırdır.
    Eğer halkın hepsi onun büyüklüğünü kabul etseydi.
    Yalan isnad edenlere de karşı sabır halinden alacağı ecri bulamayacaktı.
    Şâyet hepsi yalancılık isnad etseydi o zamanda HAKK’a şükredemeyecekti.
    Onun için iman iki türlüdür.
    Birisi SABIR
    Bir diğeri ŞÜKÜR.
    Bu günün ulemâ ve mürşidlerinin ağzında bir TASAVVUF kelimesi gidip durur.
    Tasavvufun özü vardır hakikati vardır.
    Fakat ağızda dolaşan ismi yoktur.
    Bu gün yalnız sadece ismi var.
    Özü kalmadı, hakikati de yoktur.
    Tasavvuf yazıları, kitapları, o Velînin yaşadığı haldir.
    Bir kimsenin içi dışından daha değerli ise,
    Bir kimsenin içi dışından daha değerli ise onun adına VELÎ derler. Bu kadar!...
    İçi dışı aynı olursa ona da ÂLİM derler.
    Bir kimsenin dışı içinden kıymetli olursa ona da CÂHİL tabakası derler.

    Sana dâima, size dâima söyledik, yazdık, imâ ettik.
    Fakat sen bildiğin gibi gidersin, her şeyin dibini öğrenmek sevdasındasın.
    Yoksa bir lâhzada iş biter!
    Fakat aslında kaybettiğini söyleyip, başka bir kağıda yazılmış yazanın el yazısı bile, değil.
    Onun ricâ ve selâmını aldık onun hatırı içindir.
    Hatırı zamanında neredeyse akıp gidiyor.
    Her şeyin sonu vardır.
    Onun için bedastan laflarından uzaklaş oğlum!
    Maddî Planda çalışanlar, Mânâ Makamlarının sözlerine ve adamlarına da muhtaçtır.
    Bu son cümleyi yurdumuz kaybettiğinden bu günkü duruma düştük.
    Gördüğüne, işittiğine inan!
    Hükmünü sonra kendin bil ve de bul!
    Sofrada kalktıktan sonra dökülen ekmek parçalarını, düşen pirinç tanelerini yiyenin gözü açılır.
    Bu laf on ciltlik kitâbın ÖZÜdür.
    Böyle olursan gezdiğin yerlerdeki ağaçlar, kurtlar, taşlar ve hayvanlar seninle konuşup söyleşirler.
    Bu sözleri söyleyecek kimse kalmadı.
    Yerlerini de dolduracak da yok.
    Kütüphaneler kırk senedir kapalı.
    Kitapları okuyacak da yok.
    Başka yazı, başka lisân, başka zihniyet.
    Daha seninle bile mektubu bile yazamıyoruz birbirimize eski Türkçe.
    Ben sağdan yazarım.
    Sen soldan başlarsın.
    Muhterem Efendim!
    Sayın, Bay good!
    Memleketimizde elli, kırk senelik nesil Bit Pazarından toplanmış uydurma kelimelerle câhiliyet lisanı kuruldu.
    Amma bir bakıma iyi oldu.
    Belli olacaklar ortaya bütün üryânlığıyla çıktı.

    Akşemseddin Hazretlerinin babası, Şeyh Hamza adında kerâmetleri olan bir zâttır.
    Şeyh Hamza Akşemseddin yedi yaşında iken Allah’ın emri ile Amasya’ya gelip yerleşti.
    Kavak Mahallesinde.
    Hâlen kabirleri ordadır.
    Şeyhü’l Hamza âhirete intikal edip kabre konduğu gece sırtan kurdu adındaki bir canavar kabrini açar.
    Cesedini yemek ister.
    Şeyh elini çıkartır.
    O canavarın boğazından sıkar öldürür.
    Ertesi sabah halk ziyârete geldiğinde merhumun elini dışarıda görürler.
    Herkes hayret içindedir.
    O anda kalb gözüaçık olan Ârif bir zât da orada bulunur.
    Zikredilen zât: “Kurdu tuttuğundan meyyitin elinin yıkanması gerekir!” der.
    Ve yıkarlar.
    Hakikaten de eli içine çekilir.
    O zamandan beri merhuma “Kurtboğan Şeyh” derler.
    Şimdi o diyârda bu adla anılır.
    Şeyh Hamza’yı tanımazlar.
    Bu hikayede ne var?
    Ara bul!..

    İşte bu günün menkibesi.
    Elinin yıkanması gerektiğini bilecek, o kadar ulemânın, mürşidlerin arasında bir tek gölge bile yok maalesef.
    Kiminle konuştu isen, hepsi kendi büyüklüğünü izhar ve kabul ettirmek sevda ve gafletindedir.
    Nakşibend Şeyhleri, Rifaî Halifeleri, bunların müridleri, mürşid diye bize tanıttırılan bey-namazlar.
    Alevîyim diye geçinen, pos bıyıklı güsulsüz câhiller.
    “Ehl-i Beyti seviyorum!” diye Ehl-i Beyti rencide edip Allah’ın Rasûlulu’nun ruhunu ta’zib eden, dindâr görünen yerine göre kendine makam veren münafıklar gördüm.
    Aralarında menfaat kisvesine bürünerek onlara bilmeden tâzim ve hürmet eden, aklı ermediğinden küfr içerisinde olan, tamamıyla şirke düşmüş insanlar gördük.
    Tantanalı laflarına kapılıp onların peşinde koşan temiz gençleri gördük.
    Bir diyârda mânevî kalb hışır olur, küfür olur, münafık çoğalırsa o diyârın zâhirî, maddî, iradî nizamı da düşmüştür.
    Her türlü iş ehlinin gayrına tevdi edilirse, kıyamete intizar edilmiş bir süre beklenip durmaktadır.
    Kıyamet alâmetlerini saymaya hâcet yok!
    Ne soruyorsun?
    Şu oldu, şöyle olacak diye laf etmeye de lüzum yok.
    Bütün insanların kendileri teker teker bir nev’i kıyamet alâmetidir.
    Artık maddeten ruhlara, bu âlemin alâmetleri intikal etmiştir.



    KELİMELER:


    İrşad: Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam ettirmek. Allah'a ibadet ve itaata kavuşturmak. Velî bir zâtın, bir kimsenin hidâyete ermesine vesile olması. Ist: Hak ve hakikatı arayan kimselere bir mürşid-i ekmelin Kur'ânî ve İslâmî eserleriyle veya sözüyle Sırat-ı Müstakim olan İslâmiyet yolunu tanıtması ve tarif etmesi. İmanı kuvvetlendiren ve inkişaf ettiren tahkikî ve yakînî delillerle hak ve hakikatı talim ve tedris etmesi. (Bak: Mürşid)
    Mürid: İrade eden, istiyen. Tarikata girmiş olan. Şeyhin veya mürşidin şakirdi, talebesi.
    Meşâyih: Şeyhler. Pirler. İhtiyarlar.
    Mukabil: Karşılık olan. Karşı taraf. İvaz, bedel, karşılığı.
    Burhan: Bürhan. Delil, hüccet, isbat vasıtası. Man: Yakînî mukaddemelerden meydana gelen kıyas. Red ve inkâr için itiraz kabul edilmeyecek surette isbat-ı hakikat eden kavi hüccet.
    Tellal: Dellal. İlân edici. Yüksek sesle bildiren. Müşterileri çeken. Davet eden.
    İlâ nihaye: Sona kadar, nihayete kadar. Böylece devam eder.
    Tebeddül: Başkalaşmak. Değişmek. Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek. (Bak: Hudus)
    Nübüvet: (Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak
    Müteessir: Te'sir altında kalmış. Acımış yahut sevinmiş. Hissiyatına dokunmuş. Üzüntülü.
    Sabûr: f. Çok sabır gösteren, çok sabreden.
    Tecellî: Görünme. Bilinme. Kader. Allah'ın (C.C.) lütfuna uğrama. İlâhi kudretin meydana çıkması, görünmesi. Hak nurunun te'siriyle kulun kalbinde hakikatın bilinmesi.
    Hâk : f. Toprak. Turab.(Hâk ol ki, Hüdâ mertebeni eyleye âli.Tâc-ı ser-i âlemdir o kim hâkk-ı kademdir.)
    Yeksan: Beraber. Bir. Düz. Her zaman.
    Beşeriyet: İnsanın tab' ve hilkati ve fıtrî halleri. İnsanlık.
    Santimetrun murabba: Santimete kare. Cm2
    Te’sir: Bir şeyde eser ve nişane bırakma. Vasıfları ve halleri değiştirme. İşleme, dokuma, iz bırakma. İçe işleme.
    Ref’: Kaldırma, yüceltme, yukarı kaldırma. Lağvetme, hükümsüz bırakma.
    Mizan: Terazi, ölçü, tartı. Akıl, idrak, muhakeme. Mikyas. Fık: Mahşerde herkesin amellerini tartmağa mahsus bir adâlet ölçüsü olup, hakiki mâhiyeti ancak âhirette bilinecektir. Mat: Yapılan hesabın doğruluğunu anlamak için yapılan diğer bir hesap. Sağlama.
    Şark: Doğu. Güneşin doğduğu taraf.
    Garb: (C: Gurub) Güneşin battığı taraf. Batı.
    Ben-i İsrail: İsrâil oğulları. Yahudiler. Yahudi.
    HEYBET: Hürmetle beraber koruk hissini veren hal. Sakınıp korkulacak hal. Azamet.
    Âşikâr: f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
    Addetmek: Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.
    Muharabe: (C.: Muharebât) Harbetmek. Karşılıklı cenk. Cidal.
    Mu’teriz: İtiraz eden. Kabul etmeyen. Bir şeyi beğenmeyip bozulmasını isteyen, aksini iddia eden.
    İsnad: Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek. Peygamberimiz'in (A.S.M.) sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek. Bir nesneye, bir şeye dayanmak. Birisi için, bir şeyi yaptı demek. İftira etmek.
    İmâ: İşaret etmek. İşaretle anlatmak. İşaret.
    Bedastan: f. Değerli, kıymetli kumaşlar, silâhlar ve mücevherler vs. alış-verişine mahsus üstü örtülü ve mahfuz çarşı.
    Zihniyet: Düşünce. Düşünce yolu. Anlayış. Kafa
    Üryân: intikal
    İntikal: Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. Göçmek, geçmek. Sirâyet. Bulaşmak. Bir şeyin miras olarak kalması. Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.
    Meyyit: (Mevt. den) Ölü. Cansız. Ölmüş.
    Menkibe: Meşhur kimselerin ahvâline dair hayat hikâyesi. Kıssa. Hikâye. Menkıbe.
    İzhar: Açığa vurma. Meydana çıkarma. Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek
    Rencide: f. İncinmiş, kırılmış.
    Ta’zib: Azab verme. Eziyet etme. Men eylemek.
    Kisve: Elbise. Kılık. Hususi kıyafet. Küsve. Kisbet.
    Şirk: En büyük günah olan Allah'a (C.C.) ortak kabul etmek. Allah'tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek. (Şirkin mânası mutlak küfürdür.) (Politeizm)
    Tantana: Çok lüks içinde olmak. Gösteriş. Gürültü patırtı.
    İradî: İrade ile alâkalı, iradeye dâir.
    Tevdi: Emanet vermek, bırakmak. Misafirin veda etmesi. Giderken kalanlara: Allah'a ısmarladık gibi veda etmesi, bolluk hoşluk duasıyla bırakıp gitmesi. Mutlaka terkedip bırakmak.
    İntizar: (Nazar. dan) Gözlemek. Ümidederek beklemek.
    Hâcet: (C.: Hâcât) İhtiyaç, lüzum, muhtaçlık.
    Nev’i: Nev'e ait, çeşit ile alâkalı.
    Alâmet: İz, nişân, işâret.
    İntikal: Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. Göçmek, geçmek. Sirâyet. Bulaşmak. Bir şeyin miras olarak kalması. Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak.
    Bu makalenin devamı ve orjinalı forumdadır Allah dostu mÜnİr derman sohbetlerİ ii started by kulihvani Check out original post: Click here

    Google Arama

    %u00D6zel Arama

    MuhaMMedi Kul

    Forum Favorilere Ekle Giris Sayfasi Yap Yonetimle irtibat Yardim

    Kardeş Sitelerimiz

    Uzerine Tikla

    Muhammedinur Eng

    Uzerine Tikla

    Facebook Bağlantılarımız

    Uzerine Tikla
    Uzerine Tikla

    Namaz Vakitleri

Review www.muhammedikul.com on alexa.com
SEO Stats powered by MyPagerank.Net
TOPlist